1990’lar: “Paradigma’nın İflası” ve Çatışmadan Müzakereye “Zor Yıllar”

Harun Ercan yazısı kürt web dosaysı
  1. Değişen Dünya Dengeleri ve Pandora’nın Kutusundan Çıkan Kimlikler

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın (1945-1991) sona ermesi, PKK ile Türk devleti arasında süregelen çatışmanın seyrini yapısal anlamda dönüştürdü. 1990lı yılların sonuna kadar devam eden çatışmaların genişlemesi, gayrinizami harp yöntemleriyle bastırılması ve siyasal rejimin otoriterleşmesi; Türkiyenin stratejik öneminin azaldığı yeni bir jeopolitik düzlemde gerçekleşti.

Türkiye, NATOnun Sovyetler Birliği ile en uzun sınırlara sahip üyesi olarak “Batı’nın Doğu Karakolu” olma misyonunu Soğuk Savaş boyunca layıkıyla sürdürdü. Bu küresel konjonktürün sağladığı ayrıcalıklı statü sayesinde Türkiyenin askerî, siyasî ve ekonomik elitleri; sınıfsal ve etnik eşitsizliklere karşı toplum içinden gelişen reformist veya devrimci muhalefeti bastırırken ciddi uluslararası yaptırımlarla karşılaşmadı. Türkiyenin Batı ülkeleri nazarındaki bu özel konumu, 1990lı yıllarda anlamını tamamen yitirmese de tek kutuplu dünya düzeninde yerini “şartlı destek” rejimine bıraktı. Bu değişimin yanı sıra, ABDnin küresel hegemonik güç olduğunun tescillenmesi, Türk devleti ile PKK arasında süregelen çatışmaları iki temel yönden etkiledi.

Birincisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle sosyalist devrim korkusu sönümlenirken, yeni tek kutuplu dünya düzeninde Batı’daki yeni toplumsal hareketlerin ve sivil toplum kuruluşlarının hareket alanı kayda değer şekilde genişledi. Devleti ele geçirerek iktidara gelme stratejisini izleyen “Eski Solun Batı’daki yenilgisinden sonra; sınıf vurgusu nedeniyle uzun süre görmezden gelinen etnik-ırksal hareketler, toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları ile savaş karşıtı ve insan hakları odaklı gruplar yükselişe geçti[1]. Batı’da güçlenen bu hareketler, Kürt meselesinin uluslararası siyasette gündemleşmesi için yeni bir siyasî dil ve kanallar yaratmakla kalmadılar; aynı zamanda Türk devletinin işlediği ağır insan hakları ihlalleri karşısında uluslararası arenada siyasî dışlanma, askerî ambargolar ve silah satışı kısıtlamalarıyla karşılaşmasında da belirleyici rol oynadılar.

Biten Soğuk Savaş’ın Kürt meselesine doğrudan etki ettiği ikinci dinamik, 1990-1991 Körfez Savaşı’nın patlak vermesi oldu. Sovyetler Birliğinin çözülme sürecine girmesi, Kuveyti işgal eden Saddama karşı ABDnin harekete geçmesinin önündeki jeopolitik engelleri kaldırdı. Kürtlere yönelik yeni bir soykırıma hazırlanan Irak rejimine karşı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin aldığı 688 sayılı karar ile bölge Irak uçaklarına yasaklandı; ardından Irak ordusu Ekim 1991de Güney Kürdistandan çekilmek zorunda kaldı. Bu süreçte ortaya çıkan otorite boşluğu sayesinde, PKKnin örgütsel büyüme için ihtiyaç duyduğu güvenli alan ve mühimmata erişim sorunları büyük oranda çözüldü[2]. Kürt Hareketinin bu döneme kadar yüzlerle ifade edilen savaşçı sayısının binlere ulaşarak bir gerilla ordusuna dönüşmesi, PKKnin bu siyasî ve askerî fırsatları değerlendirmesinin bir sonucu olarak gerçekleşti[3].

  1. Paradigmanın İflası ya da “Kürt Realitesini Tanıyoruz”

Kürt hareketinin radikalleşerek silahlı mücadeleye yönelmesinin en temel sebeplerinden biri, Kürtlerin etnik-ulusal bir grup olarak varlıklarının ısrarlı ve tavizsiz bir devlet politikasıyla reddedilmesiydi[4]. Hâliyle, Süleyman Demirelin Aralık 1991de Diyarbakırda sarf ettiği Kürt Realitesini Tanıyoruz” sözleri, her ne kadar barış umutları karşılıksız kalacak olsa bile; Kürt meselesinde on yıllardır hüküm süren inkârcı statükonun artık sürdürülemez olduğunu göstermesi bakımından bu çıkış, tarihî öneme sahipti. Bu söylemsel açılım, aynı zamanda iktidar elitlerine Kürt Hareketine karşı yeni bir propaganda zemini de sundu. Katı inkârcı söylemin yerini, PKK ile Kürtleri ayrıştıran bir yaklaşım aldı; bu da PKKye karşı devlete sadık bir Kürt kitlesinin desteğini örgütlemeyi amaçlayan stratejik bir geçişin öncü hamlesi oldu.

Bugünden bakıldığında, Kürt kimliğini tanıyan bu açıklamanın neden savaşın büyümesini engelleyemediğini çatışma çözümü literatürüne başvurarak kavrayabiliriz. Silahlı iç çatışmalarda barış müzakereleri, ancak tarafların mevcut imkânlarıyla ve kabul edilebilir bir maliyetle çatışmayı daha ileriye taşıyamayacakları bir duruma” hapsoldukları koşullarda hakiki bir seçenek hâline gelir[5]. Bu perspektiften bakıldığında; Kürt hareketinin o dönemde önemli kayıplar vermesine rağmen hem askerî hem de siyasî açıdan ilk kitlesel mobilizasyon evresini yaşadığı ve stratejik olarak avantajlı bir konumda olduğu görülecektir. Bu örgütsel büyümenin en net kanıtı, PKKnin 1991 yılında 600-700 civarında olan gerilla sayısının 1992 yılı itibarıyla dramatik bir artış göstererek 3.800e ulaşmış olmasıydı[6]. Her ne kadar Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi seçilmiş siyasetçiler çatışmasızlık hedefiyle doğrudan diyalog amaçlı adımlar atacak olsalar da, meselenin yönetimi konusunda izlenecek strateji konusunda son sözün MGKda yani Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olduğu militarist bir döneme girilecekti.

  1. Yasal Parti ve Legal Kürt Siyasetinin Doğuşu

PKKnin gerilla mücadelesi stratejisine yöneldiği 15 Ağustos 1984 tarihinden itibaren, Kürt Hareketinin kaderini tayin edecek temel dinamik, kırsal alandaki silahlı eylemlere paralel kitlesel bir mobilizasyon ortaya çıkıçıkmayacağıydı. Nitekim Mart 1990da Mardindeki bir çatışmada hayatını kaybeden militanların cenaze törenleri, Nusaybinde ilk kez kitlesel protestolara dönüştü. Süreç içerisinde ‘Serhildan’ (başkaldırı) olarak nitelendirilecek olan bu eylemler, kısa sürede Cizreye ve ardından bölgedeki tüm temel yerleşim birimlerine yayıldı[7]. Kürtlerin kolektif taleplerinin siyasal bir parti çatısı altında ifade edilmesinin zeminini hazırlayan asıl gelişme, bu toplumsal mobilizasyon dalgasının başlamasıydı.

7 Haziran 1990'da Halkın Emek Partisinin (HEP) kurulması, tarihsel olarak politik şiddet zemininde hapsedilmeye çalışılan Kürt meselesindeki tıkanıklığı açabilecek en önemli bir dönüm noktasıydı. Bu kuruluşa zemin hazırlayan olaylardan biri, Pariste düzenlenen Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları” konferansına katılan Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) milletvekillerinin partiden ihraç edilmesiydi. Dönemin koşullarında Kürt meselesine en demokratik ve kapsayıcı yaklaşımı sergilemesi beklenen bir parti çatısı altında dahi tutunamamaları, legal Kürt siyasetinin ilerleyen yıllarda maruz kalacağı sistematik dışlanma, baskı ve cezalandırma politikasının açık bir habercisiydi.

  1. 1991 Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve 1992 Konsepti

Tarihsel bir süreklilik içinde değerlendirildiğinde, Kürt illerinin büyük çoğunluğu 1979dan bu yana halihazırda sıkıyönetim veya olağanüstü hâl rejimleriyle militarist bir çerçevede yönetilmekteydi. Bununla birlikte, 1991de yürürlüğe giren Terörle Mücadele Kanunu (TMK), Kürt meselesini siyasî şiddet bağlamına hapsederek araçsallaştırdı ve bugüne uzanan yeni bir cezaî adaletsizlik rejiminin kurucu metni hâline geldi[8]. Olağanüstü kriz dönemleri ile olağan siyasî süreçler arasındaki hukuki ayrımı ortadan kaldıran bu muğlak yasa, yalnızca Kürt siyasetçileri ve aktivistleri değil, sivil toplumu, basını ve örgütlenme özgürlüğünü —demokratik muhalefetin Türkiye genelindeki tüm bileşenlerini— kuşatma altına alarak devletin elindeki en esnek ve kullanışlı baskı araçlarından birine dönüştü. 

Demokratik alanlar terörle mücadele” gerekçesiyle hızla daraltılırken TSK öncülüğünde yeni bir otoriter rejimin inşasını mümkün kılan asıl kırılma noktası, müzakere ve barış ihtimalini dinamitleyen topyekûn savaş kararıydı. Bu kararın en belirgin işareti, Ağustos 1992de ilk kez Ankara dışında, Diyarbakır'daki bir askerî kışlada MGK’nin yaptığı toplantı oldu. Söz konusu toplantıda devletin kilit güvenlik aygıtlarının gayrinizami savaş için seferber edilmesine ve gerekli kaynakların aktarılmasına ilişkin kararlar alındı[9]. Kürt hareketinin hem silahlı hem de legal kanadını tasfiye etmek amacıyla kurulan savaş koalisyonunun uygulayıcı aktör ve kurumları şunlar olacaktı: Milli Güvenlik Kurulu, Genelkurmay bünyesindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı, JİTEM, Millî İstihbarat Teşkilâtı, Özel Harekât Dairesi Başkanlığı, Köy Korucuları ve Hizbullah. Sivil siyasî aktörlerin TSKnın planına karşı gösterdiği direnç bir süre daha devam edecek olsa da, gayrinizami harp stratejisi, Kürt meselesinin seyrini belirleyen temel referans hâline gelecekti.

  1. Akamete Uğrayan Barış Girişimi: 1993 Ateşkesi ve Legal Kürt Siyasetine Vurulan Kelepçe

Çatışmasızlığa ve çözüme şans vermek adına PKK, 1993 Newrozundan hemen önce 20 Martta tek taraflı ateşkes ilan etti. Bu ateşkes, başta Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere sivil siyasetçilerin gazeteciler aracılığıyla PKK liderliğine mesaj ilettiği bir süreçte olgunlaştı. Özal’ın talebiyle KYB Genel Başkanı Celal Talabani'nin doğrudan arabuluculuk üstlenmesinin ardından Lübnan'da düzenlenen bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurulan ateşkes, en üst düzeyde atılan adımlar olması bakımından çatışmasızlık ve kalıcı barış yolunda umutların yeşermesine zemin hazırladı.

İlerleyen haftalarda devlet kanadından çatışmasızlık sürecini kalıcılaştırmaya yönelik somut bir adım atılmamış olsa da PKK, Özal’ın talebi üzerine 15 Nisan 1993te ateşkesi iki ay daha uzattı. Ne var ki iki gün sonra, 17 Nisanda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın hayatını kaybetmesi bu diyalog sürecinin fiilen sona ermesine yol açtı. Açılım fırsatını tamamen rafa kaldırtan esas gelişme ise 24 Mayısta Bingölde yaşandı. Silahsız ve korumasız biçimde usta birliklerine sevk edilen askerler, PKK tarafından ateşkes ve diyalog sürecini kabul etmesi için hükümete baskı aracı olarak rehin alındı. Olayın her aşaması henüz tam anlamıyla aydınlatılmış olmasa da sürece tanıklık eden askerler ve gerillaların ifadeleri esas alındığında, TSKnın bu kaçırma hadisesini askerlerin canlarını tehlikeye atarak ateşkesi sabote etmek amacıyla kullandığına dair desteklenebilir kanıtlar mevcut[10]. Askerlerin PKKnin bölgedeki bir kampına nakledilme süreci, TSKnın düzenlediği operasyonlar sonucunda 9 asker ve 1 gerillanın hayatını kaybetmesi sonrasında 24 askerin PKK tarafından öldürülmesiyle noktalandı. 

Bu çatışmasızlık ve müzakere girişiminin başarısızlığının ardındaki temel etken ise silahlı çatışmaların nasıl kontrol altına alınması gerektiği konusunda Türkiyenin siyasî ve askerî elitleri arasında yaşanan derin bölünmeydi[11]. Bölgesel ayaklanmaların yalnızca Türkiyede değil, dünya genelinde de sivil yöneticiler ile merkezi ordu arasında yapısal gerilimlere yol açtığına ve siyasal rejimin otoriterleşmesini tetiklediğine dair literatürde yeterli kanıt mevcut[12]. Ateşkes yerine benimsenen topyekûn savaş stratejisi, bu gerilimde askeri elitlerin savunduğu yaklaşımın galip geldiğinin göstergesiydi. Kürt meselesinin sınır tanımayan bir şiddet harekâtı ile bastırma stratejisi, legal siyaset kanallarını Kürt Hareketine tamamen kapatmayı ve siyasî rejimi yeniden dizayn etmeyi de kapsıyordu. Nitekim, 2 Mart 1994 tarihinde; Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak’ın dokunulmazlıkları kaldırıldı ve tutuklandılar. 

  1. Zorunlu Kürt Göçü: Köy Boşaltmalar ve Türkiyelileşen Kürt Meselesi

Çatışmasızlık girişimlerinin başarısızlığa uğramasıyla, 1993–1995 yılları arasında Kürt meselesinde en kanlı ve yıkıcı dönemin kapıları aralandı. Silahlı çatışmanın bu evresi, iktidar elitlerinin PKK tehdidini artık “çevresel/bölgesel bir kriz” olarak değil, sistemik bir kriz” olarak tanımlamaya başlamasıyla[13] Kürt meselesi en başat milli güvenlik sorunu olarak kodlandı. Bu doğrultuda Türk Silahlı Kuvvetleri, birliklerinin büyük bir bölümünü batı illerinden Kürt bölgesine kaydırdı. Bataklığı kurutma” stratejisinin bir parçası olarak ise, PKKye istihbarat ve lojistik destek sağladığı varsayılan, koruculuk dayatmalarını kabul etmeyen ve devlete koşulsuz bağlılığını göstermeyen Kürt köylülerinin yaşamlarını kökten değiştiren kapsamlı bir zorunlu göç politikası hayata geçirildi.

Bu dönemde, gayrinizami harp planı çerçevesinde 2.648 köy yakılarak boşaltıldı[14]. Devlet, milyonlarca Kürt köylüsünü zorla göç ettirmekle kalmadı; aynı zamanda sistematik bir mülksüzleştirme süreci yürüttü. 1990larda en güvencesiz işlerde, en uzun saatler boyunca ve mümkün olan en düşük ücretlerle çalışan Kürtler, mutlak artı-değer üretiminin gizli kaynaklarından birini oluşturdu[15]. Kürt meselesinin Türkiyelileşmesi ise bataklığı kurutma” stratejisinin niyetlenilmemiş bir sonucu oldu. İktidar elitlerinin öngördüğünün aksine, baskı politikaları ve yeni asimilasyon projesinin elde ettiği sonuçlar sınırlı kaldı. Benzer iç savaş örneklerinde görüldüğü üzere, göçe zorlanan Kürtler daha da politikleştiler ve Türkiyedeki demokratik muhalefetin en önemli taşıyıcılarından biri hâline geldiler.

  1. Galatasaray Meydanı’ndan Yükselen Ses: Kayıplar ve Faili Meçhuller

Zorunlu göç stratejisi ziyadesiyle Kürt hareketine kırsal alanda toplumsal desteği hedef alırken, JİTEM öncülüğünde gerçekleştirilen zorla kaybettirmeler ise çoğunlukla Kürt Hareketi ile iltisaklı görülen siyasetçileri, aktivistleri, aydınları ve gazetecileri hedef aldı. İnsan hakları örgütlerinden derlenen veriler, Türkiye’de 1991-2000 yılları arasında gerçekleşen ve failleri meçhul kalan siyasî cinayetler ile yargısız infazların toplam sayısının en az 3.285 olduğunu işaret ediyor[16]

Devletin tehdit olarak gördüğü muhalifleri hukuken hesap vermeden ortadan kaldırmak ve geriye kalanları korkutarak pasifize etmek amacıyla işlenen bu suçlar, Kürt illeriyle sınırlı değildi. Zorla kaybettirme vakalarına yönelik biriken kolektif öfke, Mart 1995’te Hasan Ocak’ın İstanbul’da öldürülmesinin ardından gerçekleştirilen ilk oturma eylemiyle görünürlük kazandı. Korku duvarını aşan bu eylemin ardından, her Cumartesi günü İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde toplanarak sivil direnişi sürdüren kayıp yakınları, devletten hesap sorma mücadelesini kamusal alana taşıdı[17]. Bu eylemler, yalnızca kaybettirmelerin normalleştirilmesine karşı politik ve ahlaki bir set çekmekle kalmadı; aynı zamanda Türkiye’yi ve Kürt meselesini sınır tanımayan bir olağanüstü şiddet rejimiyle yönetenlere karşı gelişecek demokratik muhalefetin de önünü açtı.

  1. Medyanın Kürt Meselesiyle İmtihanı

1990lı yılların başlarında Türkiyede gazetecilerin ve medyanın zaman zaman çatışmasızlık adına olumlu katkılar sunduğu bilinen bir gerçek. Ancak ilerleyen yıllarda, MGKnın siyasî alan üzerindeki tahakkümüne paralel olarak medya, devletin resmî terör söylemini yeniden üreten ve yaygınlaştıran bir konuma sürüklenmekle kalmadı, iktidar elitlerini hesap vermeye zorlamak yerine yürütülen psikolojik harp operasyonlarının bir dişlisi hâline getirildi[18]. Kürt meselesini ağırlıklı olarak güvenlik eksenli bir çerçeveye indirgeyip terör sorunu olarak kodlayan ana akım basının yol açtığı en önemli sonuçlardan biri, Türkiyede iki farklı hakikat rejiminin oluşmasına katkıda bulunmasıdır. Ana akım Türk medyası, Mart 1995te MED TV kurulana kadar savaş anlatısı üzerindeki mutlak hâkimiyetini korudu. Bu süreçte medya, sadece Türk ve Kürt toplumlarının bilgi dünyalarını birbirinden ayrıştırmakla kalmadı; aynı zamanda Kürtlere yönelik sistematik ırkçı söylemin, terörle savaş retoriği altında kontrollü bir biçimde dolaşıma sokulmasının ana taşıyıcısı hâline geldi.

Devlet adına işlenen ağır insan hakları ihlallerinin medyada görünmez kılınması, sahadaki gerçekleri ortaya koymaya çalışan liberal, sol ve Kürt muhalif gazetecilerin sistematik biçimde dışlanmasını ve hedef hâline gelmesini de kolaylaştırdı. Nitekim Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin verilerine göre, 1990–2000 yılları arasında çoğunluğu Kürt basın çalışanı olmak üzere 42 gazeteci hayatını kaybetti[19]. Aralık 1994te Özgür Ülke gazetesinin binalarına yönelik bombalı saldırı da bu dönemin basın özgürlüğü açısından ne denli ağır ihlaller içerdiğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. 

  1. Susurluk’ta Kamyona Çarpan Devlet

Kürt Hareketi’ni bastırmak ve pasifize etmek amacıyla yürütülen savaş politikalarının tek sonucu, demokratik kurumlar ile hukuk ve adalet mekanizmalarının işlevsizleşmesi değildi. İktidar elitlerinin başvurduğu paramilitarizm stratejisi, aynı zamanda “devletin balkanizasyonu” olarak kavramsallaştırılan sürecin önünü açtı. “Devletin farklı kesimlerinin farklı çıkar gruplarınca ele geçirilmesi” şeklinde tanımlanan bu süreç,[20] Susurluk’ta açığa çıkan devlet-kriminal iş birliğinin ötesinde, daha derin ve kapsamlı bir dönüşüme işaret ediyordu. 

Susurluk sürecinde İçişleri Bakanlığının TBMM’de yaptığı açıklamaya göre, Türkiye’de asker ve/veya polislerin doğrudan üyesi olduğu en az on kriminal ağ tespit edilmişti[21]. Bu gruplar yalnızca uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve hayali ihracat gibi yasadışı ekonomik faaliyetleri yürütmekle kalmadı; aynı zamanda devlet ihalelerinin dağıtımı, sermaye grupları arasındaki ihtilafların çözümü ve bankalardan kredi tahsisi gibi alanlarda da belirleyici aktörler hâline geldi. Bu siyasal-kriminal ağların ortak özelliği, Kürt Hareketi’ni tasfiye etmek adına insan hakları ihlallerine iştirak etmiş olmaları ve bu süreçten devşirdikleri “milliyetçi meşruiyet” aracılığıyla hem yasadışı hem de legal alanlarda kurulu ekonomik düzeni tehdit ediyor olmalarıydı[22]. Özel savaşın parçası olan hemen her yapı; seçilmiş siyasetçiler, sermaye grupları ve organize suç örgütlerinden oluşan yatay ağlar kurarak 1990’ların sonuna kadar siyasî ve ekonomik yaşamın başat aktörleri olmayı sürdürdüler.   

Mehmet Ağar ve Polis Özel Harekât’ın önde gelen bazı isimleri Susurluk davası kapsamında kısa süreli hapis cezaları aldı. Buna karşın, gayrinizami savaş politikasının merkezinde yer alan TSK bünyesindeki esas yapılara, kitlesel muhalif eylemlere rağmen, herhangi bir cezaî yaptırım uygulanmadı. Aksine, Kürt Hareketi’ni hedef alan gayrinizami harp stratejisi yeniden kalibre edilerek bu kez İslami Hareket’in tasfiyesine yöneltildi. “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleriyle açığa çıkan toplumsal öfkenin, demokratik muhalefeti birleştiren bir cepheye dönüşmesi engellendi. Batı Çalışma Grubu bünyesinde yürütülen psikolojik harp operasyonları ve ana akım medyanın aktif rol oynadığı bu süreçte, toplumsal öfke Refah Partisi’ne yönlendirildi ve 28 Şubat Darbesi olarak bilinen müdahalenin zemini hazırlandı[23].

  1. Sonuçsuz Kalan Tek Taraflı Ateşkes Girişimleri

TSKnın Kürt meselesi üzerinden siyasî rejimi büyük ölçüde kontrol altına aldığı en yoğun çatışma dönemlerinde bile, seçilmiş siyasî aktörlerle PKK liderliği arasındaki diyaloglar devam etti. Tansu Çillerden Mesut Yılmaza ve Necmettin Erbakana kadar neredeyse tüm başbakanlar, hükümetlerine nefes aldırma” amacıyla PKK ile pragmatik temaslarda bulundu. Bu süreçlerin ürünü olan Aralık 1995 ve Eylül 1998 ateşkesleri ise ya Güçlükonak Katliamı gibi bir sahte bayrak operasyonuyla ya da geniş çaplı askerî operasyonlarla akamete uğratıldı[24]. Bu çabaların neden başarısız olduğunu, sınırlı demokrasi koşullarında TSKnın ülkenin asli yönetici elitleri olduğu gerçeğinden bağımsız değerlendirmek güçtür.

Türkiyedeki etnik hiyerarşiyi militarist yöntemlerle iktidarda tutma çabaları 1990lar boyunca yaşanan çoklu krizin en önemli dinamiklerinden biriydi. Hâkim etnik-ırksal rejimin PKKnin ortaya çıkışı sonrası içine girdiği kriz, süreklilik kazanan ekonomik bunalımlar ve İslami hareketin yükselişiyle birleşerek Türkiyede derin bir hegemonya krizine yol açtı[25]. Siyasal rejimin yaşadığı bu derin meşruiyet sorunu, zayıf koalisyon hükümetleri aracılığıyla görünür hâle gelirken, iktidar elitlerinin çözüm olarak benimsediği temel strateji, Kürt Hareketi ile İslami Hareketi tamamen etkisizleştirip savaş sürecinde kontrol dışına çıkan yapıları da dizginlemekti. Bu seküler-milliyetçi restorasyon projesi, Öcalan’ın Türkiyeye teslim edilmesinin ardından kısa süreli bir ‘yalancı bahar’ yaşadı, ancak 2001 ekonomik kriziyle birlikte başarı şansını yitirdi. 

  1. 15 Şubat 1999: Bir Dönemin Kapanması

1997-1998 yıllarında PKKye yönelik yeni taktiklerle yürütülen operasyonlarda örgüte önemli kayıplar verdiren TSK, ABDnin Irakta Saddam Hüseyini devirmeyi amaçlayan rejim değişikliği planını uygulamaya koymasıyla birlikte önemli bir siyasî fırsat yakaladı. Bu süreçte atılan ilk önemli adım, uzun yıllar çatışma halinde olan KDP ve YNK güçlerinin Eylül 1998de Washington Barış Anlaşması kapsamında uzlaştırılmasıydı[26]. Bir diğer önemli gelişme ise ABDnin, Türkiyeyi Yeni Irak” projesine razı etmek amacıyla PKKnin Iraktaki askerî varlığını zayıflatmaya ve örgüt liderliğini etkisizleştirmeye yönelik her türlü diplomatik ve istihbari desteği sağlamasıydı. Nitekim Ekim 1998de Abdullah Öcalan, işgal tehdidi sonucu Suriyeden ayrılmak zorunda kaldı; 130 gün süren bir uluslararası istihbarat ve diplomasi trafiğinin ardından Şubat 1999da Türkiyeye teslim edildi[27].

Her ne kadar yürütülen yoğun askerî operasyonlar sonucunda PKK ciddi kayıplar yaşamış olsa da, 1999 yılı itibarıyla örgütün askerî ve siyasî açıdan bir yenilgiye uğratıldığını ileri sürmek hatalı olacaktır. Nitekim 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde Kürt Hareketi yalnızca binlerce gerilladan oluşan bir yapı değil, aynı zamanda milyonlarca aktif destekçiye sahip ulus-ötesi bir toplumsal harekete dönüşmüştü[28]. Buna karşın, Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinin taşıdığı güçlü sembolik anlamdan yararlanan iktidar elitleri, bu gelişmeyi Kürt Hareketi’nin yenilgisi olarak kamuoyuna sunmayı tercih etti. Barış ihtimaline fırsat vermek için PKK’nin silahlı güçlerini sınır ötesine çekme kararı da aynı askerî yenilgi anlatısına eklemlendi. Öcalan’ın İmralı’da başlayan tutukluluk sürecinin en önemli sonuçlarından biri, Kürt meselesinin çözümünü geciktirilmesi oldu. PKK, 2004 yılında yeniden eylemlere başlama kararı aldığında, bu tarihî fırsat penceresi değişen güç dengeleri nedeniyle artık kapanmıştı. 

  1. Savaşın bilançosu

Türkiyenin 1990lı yıllarına küresel bir çerçeveden bakılacak olursa, silahlı çatışmanın barışçıl yollarla çözülememiş olması, çatışma çözümü trendlerine aykırı bir vaka olarak tanımlanabilir. Nitekim, El Salvador ve Güney Afrika gibi paradigmatik çözüm süreçleri, Liberal Barış Tezi” çerçevesinde ilk kez çatışan taraflardan birinin askerî zaferine dayalı olmayan şekilde, iktidar paylaşımı çerçevesinde yeni çözüm modelleri geliştirilmeye başlanmıştı[29]. Türkiyedeki Kürt meselesini ayrıksı bir vaka olarak 1990larda çözülmemiş olmasını sadece Kürt meselesinin Irak, Suriye ve İrandaki varlığı nedeniyle bir bölgesel çatışma kompleksi olmasıyla açıklamak zor. Çözümün önündeki yapısal engeller birbirleriyle ilişkili iki tarihsel dinamikten oluşuyor. Birincisi, Türkiyede kurulmuş olan etnik-ırksal rejimin katılığı. İkincisi, erken Soğuk Savaş döneminden bu yana toplumun içinden gelen örgütlü taleplerin bastırılması amacıyla devletin neredeyse tüm kilit güvenlik kurumlarını gayri nizami savaş teknikleri ile tasarlanıp donatılmış olması.   

Çözümsüzlüğü üreten yapısal ve tarihsel nedenler, aradan çeyrek asır geçmesine rağmen, 1990lardaki savaşın insani ve ekonomik bilançosuna dair güvenilir verilere hâlâ ulaşamıyor olmamızın başlıca sebepleriyle büyük ölçüde aynı. Benzer çatışmalı süreçlerde olduğu gibi, savaşın yarattığı yıkımı ortaya koyabilmek için bir Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması gerekiyor. Nitekim 1990lı yıllardaki kayıplara ilişkin tahminler 30–40 bin arasında değişse de,[30] gerçekte yaşamını yitiren gerilla, asker ve sivillerin sayısını; zorla kaybettirilen, işkenceye maruz bırakılan ve doğrudan ya da dolaylı biçimde mülksüzleştirilenlerin kapsamını hâlâ bilmiyoruz. Savaşın ekonomik bilançosu açısından da tablo farklı değil. Yakın dönemde devlet yetkililerinin açıklamalarına göre, çatışmanın doğrudan ve dolaylı toplam maliyeti yaklaşık 2 trilyon dolar[31]. Ama 1990ların gerçek bilançosuna ulaşmak, ancak geçiş dönemi adaleti mekanizmaları kararlı ve etkili biçimde uygulanırsa mümkün.
 


[1] Immanuel Wallerstein, "Structural Crises," New Left Review 62 (2010): 133–142.

[2] Murat Karayılan, Bir Savaşın Anatomisi (Diyarbakır: Aram Yayınevi, 2014), s. 152.

[3] Ali Nihat Özcan, PKK (Kürdistan İşçi Partisi): Tarihî, İdeolojisi ve Yöntemi (Ankara: ASAM Yayınları, 1999), s. 133.

[4] Harun Ercan, "Talking to the Ontological Other: Armed Struggle and the Negotiations between the Turkish State and the PKK," Dialectical Anthropology 37, no. 1 (2013): 113.

[5] William Zartman, Elusive Peace: Negotiating an End to Civil Wars (Washington, DC: Brookings Institution, 1995), s. 8.

[6] Özcan, PKK (Kürdistan İşçi Partisi), s. 142.

[7] Selahattin Çelik, Ağrı Dağını Taşımak: Çağdaş Kürt Halk Direnişi; Siyasî, Askerî, Ekonomik ve Toplumsal Sonuçları (İtalya: Zambon Verlag, 2000), s. 164-165.

[8] Öztürk Türkdoğan, "İnsan Hakları Savunucuları Üzerinde Demir Kafes: Terörle Mücadele Kanunu," İnsan Hakları Derneği Raporu (2022).

[9] Harun Ercan, "Selective Hegemony: Counterinsurgency, Racialization, and Criminal Networks in Turkey" (Yayınlanmamış Doktora Tezi, SUNY Binghamton Sosyoloji Bölümü, 2024), s. 189.

[10] Hüseyin Kalkan, "Ateşkes Özal’ın, 33 Askerin Öldürülmesi Devletin Projesiydi," Bianet, 24 Ocak 2009.

[11] Ercan, "Talking to the Ontological Other," s. 117.

[12] Ferdinand Eibl, Steffen Hertog ve Dan Slater, "War Makes the Regime: Regional Rebellions and Political Militarization Worldwide," British Journal of Political Science 51, no. 3 (2021): 1002–1023.

[13] Paul Staniland, "Varieties of Crises," APSA-CP Newsletter 30, no. 2 (2020): 117–118.

[14] Ayhan Işık, "Pro-State Paramilitary Violence in Turkey since the 1990s," Southeast European and Black Sea Studies 21, no. 2 (2021): 231-249.

[15] Şahan Savaş Karataşlı ve Şefika Kumral, "Capitalist Development in Hostile Conjunctures: War, Dispossession, and Class Formation in Turkey," Journal of Agrarian Change 19, no. 3 (2019): 546.

[16] Işık, "Pro-State Paramilitary Violence," s. 10.

[17] Başak Can, "How Does a Protest Last? Rituals of Visibility, Disappearances under Custody, and the Saturday Mothers in Turkey," American Anthropologist 124, no. 3 (2022): 468.

[18] Ali Yılmaz, Karanlık Vardiya: 90’lı Yılların Politik Arşivi (İstanbul: Doğan Kitap, 2015), s. 128-142.

[19] “Öldürülen Gazeteciler,” Türkiye Gazeteciler Cemiyeti: https://www.tgc.org.tr/oldurulen-gazeteciler.html 

[20] Dietrich Rueschemeyer ve Peter B. Evans, "The State and Economic Transformation," Bringing the State Back In içinde (Cambridge University Press, 1985), s. 64.

[21] Enis Berberoğlu, Susurluk: 20 Yıllık Dosya (İstanbul: Doğan Kitap, 1997); Kutlu Savaş, Susurluk Raporu (İstanbul: Aktüel, 1998).

[22] Ercan, "Selective Hegemony."

[23] A.g.e.

[24] Ercan, "Talking to the Ontological Other," ss. 117–118.

[25] Ercan, "Selective Hegemony."

[26] Dana Ali Salih ve Hawre Hasan Hama, "The Kurdish Civil War and Peace Negotiations, 1994–1998," Journal of Asian and African Studies 58, no. 2 (2023).

[27] Çelik, Ağrı Dağını Taşımak, ss. 412-428.

[28] Francis O’Connor, Understanding Insurgency: Popular Support for the PKK in Turkey (Cambridge: Cambridge University Press, 2021).

[29] Roland Paris, At War’s End: Building Peace after Civil Conflict (New York: Cambridge University Press, 2004).

[30] Berkay Mandıracı, "Turkey’s PKK Conflict: The Rising Toll," International Crisis Group Report (2016).

[31] Anadolu Ajansı, "Cumhurbaşkanı Erdoğan: Terörsüz Türkiye kalkınmış, güçlenmiş, refahını artırmış Türkiye demek," 13 Temmuz 2025. Erişim: https://aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-terorsuz-turkiye-kalkinmis-guclenmis-refahini-artirmis-turkiye-demek/3629789.